11 yaşındaysan ve baban seni yarın Fenerbahçe – Galatasaray maçına götüreceğini söylüyorsa o gece gözüne uyku girmemesinden daha doğal birşey olamaz. Bayram sabahları gibi ertesi gün neler giyeceğime karar verip, katlayıp yatağımın yanına koymuştum. Sarı – lacivert formamı giymek ve atkımı takmak için sabırsızlanıyordum.
Malum kağıt bilet zamanları, öyle önceden alalım da yerimiz hazır olsun, maçtan 15 dakika önce girelim diye birşey yoktu. Bu büyük derbide yaşadıklarımdan sonra bayağı bir tecrübe edinmiş, küçük yaşlarda tek başıma maçlara bile gitmeye başlamıştım. Misal Şeytan Rıdvan teknik direktörümüz olup ilk maçına çıkarken, Uche İstanbulspor’lu Güven’in ayağını kırarken ben hep oradaydım. Daha sonraları Uche’nin ayağı kırıldığında da hastahaneye koşup çiçek vermiştik Emre’yle beraber.
1-Rüştü, 2-İlker, 3-Uche, 4-Högh… diye başlayan takımı gözümü kırpmadan sayardım. O sene Ali Şen başkan takıma sağlam takviyeler yapmıştı 1995-1996 sezonunda şampiyon olmamız için. Dalian Atkinson da sezonun bomba transferlerinden biriydi. Bu maç için başkan, Atkinson’a hat-trick yapması halinde CL Class Mercedes hediye edeceğini söylemişti.

Sabah uyanıp erkenden stada gidip öğle yemeği için yarım ekmek köfte ve günün geri kalanında çekirdek çitleyeceğimizi düşünürken yanılmıyorsam babamın işi çıktı ve biz stada geç gitmek zorunda kalkmıştık. Stada hava aydınlıkken girip, hava yavaş yavaş geceye dönerken orda olamamıştık. Stad etrafı çok kalabalıktı, yakılan meşaleler, köfte ekmek arabasından çıkan dumanlar, mistik bir hava yaratmıştı. Babam elimden tutmuş bir o gişeye gidiyor, bir bu gişeye. Sonuç, koca bir hüsran. Bilet yok!

Erken kalkan yol alır diye boşuna dememişler, millet sabahın köründe gelip stadı doldurmuş. “Ee napacağız babacım şimdi?” dedim. “Bulucaz bir yolunu, merak etme” dedi. Nasıl oldu nasıl bitti, o kadar barikatın, polisin arasından nasıl geçtik ama bir anda kendimi eski okul tarafında, Galatasaray taraftarının olduğu yerde bulmuştum. Babam bir yolunu bulup maça bilet bulmuştu fakat Kadıköy’de, bizim evimizde, deplasman tarafı olan Galatasaray tribününden bulmuştu. Üstümde forma, boynumda kaşkol! “Kapa önünü, gol atarsak da bağırma sakın” dedi. Kaşkolu montumun cebine sıkıştırdım, önümü kapattım. Geçtik dönen demir kapıdan ve staddayız. Ama yanlış yerdeyiz baba, niye burdayız baba…
“Yaşaaaa Fenerbahçe” diye bağırırken yirmi bin kişi, yanımdaki Galatasaray taraftarları da “Yavşaaaak Fenerbahçe” diye bağırıyordu. Ne yaşa diye bağırabildim ne de yavşak.
Takımlar sahaya çıktı, taraftarlar tek tek futbolcular çağırırken “oley oley oley” çektirmek için bizim tribüne normal olarak Hakan Şükür, Saffet Sancaklı geldi. Ben ise Uche’ye, Boliç’e, Atkinson’a alkış tutacak, oley diye bağıracaktım.
İlk yarı başladı, Fenerbahçemiz hemen önümdeki kaleye hücum ediyordu. Mercedes aşkına mı bilinmez bizim Atkinson, 30 dakikada gözümün önünde 3 gol attı, ben gık bile diyemedim. Atkinson gol attıkça babama bakıyorum, “Aman ha!” diyor. İkinci yarı bu sefer önümdeki kaleye Saffet Sancaklı bir gol atıyor, Galatasaray tribünü yıkılırken biz yine sevinemiyoruz. Ne attığımız gollere ne de yediklerimize. 3-1 mağlup ediyoruz ezeli rakibimizi, ” Ali Şen başkan Fenerbahçe şampiyon ” tezahüratlarıyle adeta yıkılırken stad Ali Şen – bir elinde purosuyla – ayağa kalkıp selamlıyordu herkesi.

Güzel bir anıydı benim için, belki de o gün maçı Fenerbahçe tribünün de izleseydik bu kadar canlı kalmazdı hafızamda. Yıllar yılları kovaladı, o 11 yaşındaki çocuk bugün 32 yaşına geldi. Yine bir Fenerbahçe – Galatasaray maçı, yer yine Kadıköy. 5 gün izin alıp, Dubai’den İstanbul’a geldim. Fenerium’da satılan nostalji formalarından bir tane babama, bir tane bana alıp kargoyla dükkana gönderdim. ” 22 Ekim 1995’te giyememiştik, 20 Kasım 2016’da giyelim bari 🙂 ” diye not düşmeyi de ihmal etmedim.

En önemlisi ise bu sefer doğru tribünden aldık biletleri. Zaman değişti tabii, erkenden stada gidip köfte ekmek yemektense önce Kadıköy’de rakı – balık yaptık. Sağolsun Emre’de geldi, masamızı şenlendirdi.

Kafalar hafiften çakır oldu, maçında başlamasına da 1 saat kalmıştı. Hızlı adımlarla yürüyüp aldık yerlerimizi stadta.
Futbol çok keyif vermese de tarife değişmedi Kadıköy’de. O yıl doğan çocuklar 18 yaşına girmişlerdi ama hala galibiyet görememişlerdi.

Uçan Hollandalı Robin Van Persie çıktı bu sefer sahneye Kadıköy’de. Biri penaltıdan olmak üzere 2 gol gönderdi Galatasaray ağlarına ve galibiyeti getirdi. Bu sefer keyfimiz yerinde, formalar üstümüzde ve en önemlisi doğru tribündeydik. Bağırıyorduk…”Yaşaaaa Fenerbahçe!!!”