Günler birbirini kovaladı, 7 hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti. O kadar öğrenilen onca yeni şeyden sonra sıra sahneye çıkmaya gelmişti. Bu zamana kadar sadece iki kere uçağa binmiş olan ben, artık neredeyse uçakta yaşayacaktım.
Yapılan ilk iki “ortama alışma” uçuşunda uçakta çalışmadım. Sağda solda gezinip sadece ne olup bittiği ve aşinalık kazanmamız amacıyla yaptığımız uçuşlardı. İnişlerde ve kalkışlarda kokpitte oturup kaptanlarla bol bol muhabbet ettik. Her ne kadar bir tur istesem de pek oralı olmadılar.
İlk kez yapacağım uçuş heyecanlı beklemenin ardından belli oldu. Moskova!!! Söylenecek fazla şey yok Moskova için, her Türk erkeğinin hayalidir, öğle değil mi? Daha da güzeli, ilkokul arkadaşım Kıvanç uzun süredir orada yaşıyordu ve sağolsun gittiğimde oraları bana gezdirecekti. Ne zamandır beni davet ediyordu zaten.
Her ne kadar 24 saat kalıcaksam da en efektif şekilde kullanmalı, gerekirse uykudan bile fedakarlık yapmalıydım.
Dubai’den Moskova’ya yaklaşık 4 saat sürdü uçuş. Yolcular ne votka içti arkadaş. Domodedevo Havaalanı’na indikten sonra otelimize ulaşmamız yaklaşık 2 saati buldu. Moskova trafiği pek İstanbul’u aratmıyordu doğrusu.
Otele geldikten sonra hemen en çabuğundan dujumu (bkz. sen istiyor duj ) alıp giyindim. Bu arada uçuşun yorgunluğunu alması amacıyla bir kadeh kırmızı şarabımı tabii ki ihmal etmedim. Daha sonra Kıvanç ve şu an adını hatırlayamadığım ( kabin memuru hafızası ) bir arkadaşı beni alıp Moskova’yı keşfe çıkardılar. Moskova gecelerini keşfedip otele dönme zamanım geldiğinde sabahın ilk ışıkları çoktan gözümü kamaştırıyordu. Ama çok uyumamalı, uyanmalı daha çok gezmeliydim. 1,5 lt’lik suyu kafama dikerken son düşündüklerim bunlardı.
5 saatlik bir uykudan sonra gözümü açıp hemen sokaklara attım kendimi. Öncesinde otel resepsiyonundan haritami almayı ihmal etmedim. Temmuz ayında inanılmaz bir sıcak vardı Moskova’da. Kızıl Meydan’da buluşacaktık bugün de Kıvanç’la. Otelden oraya gitmem için metroya binmem gerekiyordu fakat hem güzel hava hem de metroda sadece Rusça kullanılmasından accık tirsip “ben o zaman yürüyim yea” dedim.
Arkadaş, üşenmedim saydım! 8 kişiye sorduk ve popüler cevabı aradık. Soru basit nihayetinde. “Where is Red Square?” Yok abi, adamlar İngilizce konuşmuyorlar. Ulan İstanbul’da sorsan, ”Where is Taksim?” diye insan bir yardımcı olur, ne bileyim efor sarfeder lan. Bu Ruslar soğuk insanlar. ( genelledim ) Ne yapacağım, ahanda nasıl gideceğim diye düşünürken Kıvanç bana Rusça nasıl soracağımı mesaj çekti ve bu şekilde sora sora yaklaşık 45 dakika yürüyerek otelden Kızıl Meydan’a gelmeyi başardım.
Yolda gelirken çok güzel parklar geçtim. En sonunda yorulunca birine oturdum. Sağa sola bakındım. Hiçbir şey yapmadan sadece bulunduğum anın tadını çıkardım. Etraftan gelen korna sesleri bile şu anın büyüsünü bozamıyordu. Ben ise hala burada, Moskova’da bir parkta oturmuş olduğuma inanmakta güçlük çekiyordum.
Sora sora Bağdat bulunur mu bilmem ama ben sora sora hem de hiç bilmediğim bir dilde, en sonunda Kızıl Meydan’ı buldum. Nasıl açıktıysam artık, fotoğraflara başlamadan önce hemen bir McDonald’s bulup karnımı doyurdum. Üstüne buz gibi bira çaktıktan sonra keyfim yerinde artık güzel güzel gezebilirdim.
Bu ”kızıl” meydan aslında daha önceden Rusça’da ”güzel” anlamına geliyormuş. Sonradan nasıl olduysa kızıl olmuş işte. Orasını ben bilemem. Tarih boyunca da her türlü büyük olaylara ev sahipliği yapmış. İdamlar, geçitler, büyük törenler-kutlamalar, mitingler hepsi burada olmuş geçmiş yıllar boyunca. Moskova’nın merkezi bi nevi.
Hemen yanıbaşımda duran, Rusya denince ilk akla gelen ( kime göre, neye göre ) Aziz Vasıl Katedral’ı yer alıyor. Gel gör ki burası herkesin bildiği gibi Kremlin Sarayı değil. Buraya
gelmeden önce aynı yanılgıya ben de düşmüştüm. Kıvanç’in söylediğine göre Korkunç İvan tarafından yaptırılmış ve kazandıkları 8 zaferi simgeleyen 8 kubbeden oluşmaktaymış. Bunu yapan adam da kör olmuş. Neyse efenim Korkunç İvan hakkatten de bu İtalyano mimara demiş ki; “Bak canım, iyisin hoşsun. Bu işler piazza yapmaya benzemez. Ne yalan söyliiim, gayet güzel yaptın. 8 kubbe falan. Ama sen, İtalyan, 8, kubbe. Evde çocuklar aç, sen palevereyi bırak, bırak bırak bırak sen bu işleri bırak.” ( anlamayana bkz. http://www.youtube.com/watch?v=3Xt9Im_UbDw ) diyerekten İtalyano mimarın gözlerini kör ederekten aynı eseri bir daha yapma ihtimalini ortadan kaldırmışmış. Ben Kıvanç’ın yalancısıyım.
Bu bölgede sizinle fotoğraf çektirmek isteyip iki üç kuruş para kazanmaya çalışan tanıdık simalar gördüm dostlar. Yanlarına yanaşıp hemen fotoğraflarını çekip kaçtım.
Havanın sıcak olması adeta Moskova’yı bir bayram yerine çevirmişti. Hatunlar cıbıl cıbıl D vitamininin dibine vurup, hastalıklara adeta “göğüs” geriyorlardı. Çimlerde etekleriyle yuvarlanan Rus kızlarımız ise bütün elektriklerini toprağa aktarıp ferahlayarak mutlu mesut oluyorlardı. Bense takside ön konsolda bulunan o köpecik vardır ya, heh aynen ole kafa bir sağa bir sola Moskova’nın ”doğal” güzelliklerine bakmaktan kendimi alamıyordum. Artık kaçıncı birayı içtiğimi saymayı bırakmıştım.
Uzun süre etrafı gezdikten sonra karnımız çok açıktı ve Kıvanç Moskova’nın sushisi (!) meşhur diyerek güzel bir restauranta götürdü beni. Hakkatten de yediğim en güzel ”california roll”lardan birini hüplettim. Bu arada madem iki ilkokul arkadaşı yan yana geldi, eski günleri konuşmamak olmazdı. İş en sonunda ilkokul öğretmenimizi telefonla arayıp konuşmaya kadar gitti. Eğer okuyorsa sevgili Nevin TEMEL’e de buradan sevgilerimizi, saygılarımızı sunarız en sonsuzundan.
Dolu dolu 24 saatin sonunda dönüş yolu gözüktü tabii ki bana, ama bu güzel şehire bir daha geleceğimi biliyordum.
Aradan yaklaşık 2 sene geçti ve günlerden bir gün Kopenhag uçuşum varken ben onu Moskova’yla değiştirdim. Gerçi Kopenhag’a hiç gitmemiştim ve neden tekrar Moskova’ya gidiyordum. Cevabı basitti. SARI-LACİVERT!! Evet, o kadar şanslıydım ki, tam uçuşun olduğu gün, Fenerbahçe’nin maçının olması ve uçuşunu değiştirmek istediğim kişinin bunu kabul etmesi derken bir anda kendimi Moskova’da buldum yeniden.
Yine aynı otelden bu sefer, zamanında bana Marcio Nobre’nin hediye ettiği formamla yürümeye başladım Moskova caddelerinde. Ve artık Rusça harflerinden korkmayarak ilk adımımı attım şu ünlü Moskova metrosuna. Deplasman taraftarı olarak metroda bütün bakışları üzerime çektim. Özellikle Spartak Moskova formalı arkadaşların. Her hangi bir terslik olmadan ve hatta Sergei diye de bir arkadaş edinip stada kadar geldim. Sergei ( Spartak Moskova taraftarı ) stada gelmemde çok yardımcı oldu sağolsun.
Yurtdışında izlediğim ilk maç hüsran oldu benim için. Şampiyonlar Ligi için dışımize göre bulduk dediğimiz ekip “çeşitli” nedenlerle dönünda salladı tabir yerindeyse. Alex gibi bir ismi sahada görememek, orada bulunan bütün taraftarın büyük tepkisini çekmişti. ( anladın sen onu ) Nihayetinde yenildik. Ama bu arada arkadaş, bizim oradaki Türk gardaşlarımızı tebrik etmek istiyorum. O güzelim kızları ne ara Fenerli yapıp da maça getirdiniz, şapka çıkardım lan size. ( kıskançlığından çatladı )
Otele gelmeden yakındaki bakkaldan iki bira almayı tabii ki ihmal etmedim. Sabah kahvaltımı yaptıktan sonra hazırlanıp, Dubai’ye dönüş için yola çıktık. Tekrar görüşeceğiz Moskova.
Bu arada Türk kızları mı gitsin, Rus kızları gelsin? ( birşey demiyorum, soru sordum dikkat edersen )






